|

Kaplanoğlu Saraybosna’da

Avrupa’nın başarılı film festivallerinden olmaya aday Saraybosna Film Festivali’nin davetlisi olarak Bosna Hersek’e gelen yönetmen Semih Kaplanoğlu, bu yıl 16. düzenlenen festivalin, savaşın yaralarını sarması ve Bosna’nın kendisini dünyaya anlatması açısından çok önemli bir fırsat oluşturduğunu söyledi.

60. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde “Bal” filmiyle Altın Ayı ödülü kazanan ve Saraybosna Film Festivali’nde, filmi izleyiciyle buluşan Kaplanoğlu, Saraybosna Film Festivali’ne üçüncü kez katıldığını ifade ederek, festivalin Balkanlar bölgesinin en büyük festivali olduğunu kaydetti.

Kaplanoğlu, festivalde ”Bal” filminin Bosnalı seyirciyle buluşmasının çok keyifli ve güzel olduğunu belirterek, ”Saraybosna halkı bizi bağrına basıyor, severek karşılıyor. Burada Türkler olarak özel konuk muamelesi görüyoruz. Çok güzel konuşmalar, buluşmalar meydana geliyor” dedi.

Bosna Hersek’te 1992-1995 yılları arasında yaşanan savaşı, katliamları ve soykırımı o yıllarda çok acı bir şekilde izlediğini söyleyen Kaplanoğlu, şunları kaydetti:

”O dönem gerçekten içimiz çok acıdı, üzüldük, elimizden gelen yardımları yapmaya çalıştık. Burayla ilgili film yapılması konusunda, Bosnalıların söyleyecekleri çok önemli. Onların kendilerinin yapacağı filmlere biz yardımcı olabiliriz.”

Kaplanoğlu, bu nedenle Bosna’daki savaşla ilgili Bosnalı yönetmenlere büyük görev düştüğünü belirterek, ”Belki bizler burada Osmanlı dönemine ait filmler yapabiliriz, o dönemki hayatı anlatmaya dair” dedi.

”BAL” VE ”YUSUF ÜÇLEMESİ”
Semih Kaplanoğlu, ”Bal” filmine gösterilen ilginin kendisini ve film ekibini çok mutlu ettiğini ifade ederek, daha önce çektiği ”Süt” ve ”Yumurta” filmlerinin üçüncüsünün ”Bal” olduğunu anımsattı. ”Bal” filmini, ”üçlemenin üçüncü filmi” olarak tanımlayan Kaplanoğlu, filmleriyle ilgili şu bilgiyi verdi:

”Bal, üçlemenin üçüncü filmi. ‘Yusuf Üçlemesi’ fikri çok eskiden yazdığım bir senaryoyu yeniden ele aldığım bir sırada oluştu. Bu senaryo aslında üniversite çağındaki Yusuf’u anlatan “Süt”ün hikayesiydi. Yusuf karakterini ayrıntılandırırken bu genç adamın bir yetişkin olarak geleceği (Yumurta) ve küçük bir çocuk olarak geçmişi (Bal) üzerine düşünmeye başladım. Bu düşünceler üçlemenin doğmasına neden oldu. Filmleri yapmaya ‘Yumurta’ ile başladım, belki de karakteri kabuklarından yavaş yavaş soymak ve onun özüne varabilmek içindi bu. Üçlemeye uzun bir flash-back de diyebilirsiniz. Fakat bunlar dönem filmleri değiller. Hepsi günümüz Türkiye’sinde farklı coğrafyalar, ilişkiler ve ekonomik şartların içinde geçiyor. Bana zaman zaman üç Yusuf’un da aynı adam olup olmadığını soruyorlar. Filmin gizemini, karakterin sırlarını, filmler arasındaki dolaylı ve direkt ilişkileri ifşa etmemek için buna cevap vermemeyi tercih ediyorum.”

Kaplanoğlu, şu anda ikinci bir ”üçleme” düşünmediğini de söyledi.

”MANEVİ GERÇEKLİK”
Yusuf üçlemesinin çekimleri, montajları, hazırlık ve prodüksiyon aşamalarında çok şey yaşadığını ve öğrendiğini ifade eden Kaplanoğlu, bu sürecin, aynı zamanda ”manevi gerçekçilik” olarak tanımladığı film yapma yöntemini de oluşturmaya çalıştığı bir süreç olduğunu anlattı.

Çok parçalı bir dünyada yaşanıldığını ve bu parçalanmanın sürekli devam ettiğini, insanları çokluğun birliğinden uzaklaştırdığını kaydeden Kaplanoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

”Bu uzaklık ise bir yığılmaya sebep oluyor ve kendi varoluşumuza dair soracağımız soruları aza indiriyor ve erteliyor. Bu nedenle ‘azaltmak’, sanatta bugün korunabilecek en politik duruşlardan birisi bence. Çünkü bizi kendimizden uzaklaştıran her şey, aynı zamanda ahlaktan ve vicdandan da uzaklaştırıyor. Bugünkü medeniyet çok fazla insan odaklı. İnsana sadece insandan bakan, bunun her şeyi halledebileceğini ve tüm soruları cevaplayabileceğini düşünen bir algı var. Fakat insan acizliğini kabul etmediği sürece kendi varoluşuna dair soracağı sorular hep geçiştirici olacaktır. Çünkü acz duygusu senden daha büyük ve daha önemli bir varlığa işaret eder. Ama aynı anda o yüce varlığın en güzel sureti olmayı da içerir. İnsanın fıtratına O’nun yaratılış sırrına yaklaşma çabasıdır filmlerim.”

”KENDİ DEĞERLERİNİZİ ORTAYA KOYDUĞUNUZDA DA BEĞENİLİYORMUŞ”
”Sinemada da bizim doğup büyüdüğümüz kültürümüz, inançlarımız ifade edilmelidir, ifade yolunu bulmalıdır” diyen Kaplanoğlu, ancak bunun estetik olmasının büyük önem taşıdığına işaret etti. Kaplanoğlu, şöyle konuştu:

”Bu değerleri bütün dünyaya bir şekilde dilimiz döndüğünce anlatabilmeliyiz. Biz sadece bu dünyayla sınırlı yaşamıyoruz. İnsan ölümünü bilen tek varlıktır. Bizim medeniyetimizin aslında meydana getirdiği çok derin eserler var, bakışlar var. Gerek müziğimiz, gerek birçok sufi tasavvufi yapıt var. Bütün bunları yok sayamayız. Biz bütün bunlardan yeni bir terkip, yeni bir ahenk, yeni bir düşünce, yeni bir durum meydana getirmeliyiz diye düşünüyorum. Bunu da bütün dünyayla paylaşmalıyız. Bizi biricik kılan, bizi farklı kılan, bu ahenk ve bu durumları filmlerimizde, sanatımızda edebiyatımızda yansıtmanın zamanı diye düşünüyorum.

Filmlerinize kendi değerlerinizi de ortaya koyduğunuz zaman demek ki beğenilebiliyormuş. Bunu sürekli anlatabilirsek, ifade edebilirsek, aktarabilirsek anlaşılabiliyormuşuz diye düşünüyorum.”

Bookmark/share via AddInto

İlgili haber bulunamadı.

    Yorum Yapınız

    POSTER & FOTOTümünü Gör